25 Eylül 2021
  1. Anasayfa
  2. Sanayi
  3. OSMANLI'DAN CUMHURİYETE TEKSTİL ENDÜSTRİSİNİN SEYRİ

OSMANLI'DAN CUMHURİYETE TEKSTİL ENDÜSTRİSİNİN SEYRİ

OSMANLI'DAN CUMHURİYETE TEKSTİL ENDÜSTRİSİNİN SEYRİ

Üzerinde dikkatlice durulduğu takdirde hayati öneme sahip olduğu iddia edilemeyecek disiplin, branş veya iş kolu pek azdır. Bu illüzyona kapılmadan açıkça denilebilir ki hayatın bir bölümü olarak, ihtiyaç olarak, mecburi gerekliliklerin doğurduğu bir bütün olarak tekstil, insanlık tarihinde başından beri çok önemli bir role sahip olmuştur. Özellikle giyinme ve barınma gibi ihtiyaçlar piramidinin temelini oluşturan fiziksel gereksinimlerin giderilmesi bağlamında, insanlık kültürüyle birlikte gelişen tekstil, pek çok önemli tarihî meselenin sebebi veya sonucu olarak, tarihsel yolculuğunu sürdüre gelmiştir. Yeni buluntularla, şaşırtıcı bir biçimde ve sürekli olarak daha erken tarihlere taşınan tekstil malzemesi üretimi ve ticaretinin sağladığı kültürel etkileşim, takdire şayandır.

Dünyada pek çok olgu bu etkileşimin bir ürünüdür. Örneğin ABD’deki siyahilerin varlığı, kölelik temelli bir durumdur. Böylesine ciddi ölçüde demografik değişimi sağlayan köle veya “işçi” naklinin ana sebeplerinden birisi de pamuklu üretimini tedarik eden uçsuz bucaksız pamuk tarlaları için gereken iş gücüdür. Yani bugün; “Martin Luther King”, “Malcolm X” ve “Barack Obama” gibi markalaşmış isimleri biliyor ve tartışıyor olmamızın, ciddi bir mesele olarak ABD’deki siyahilerin varlığının ve mücadelesinin sebebi de direkt olarak tekstil üretimiyle ilgilidir. Yine ilginç bir şekilde 18. yüzyılda Fransa’da Joseph Marie Jacquard’ın geliştirdiği bjakarlı dokuma metodu, güncellikle ve disiplinler arası derinliği olan namuslu aydınlarca çözümlenmeyi bekliyor. Yakın zamanlarda bunun güzel bir örneği Thomas Pikkety’nin Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital eseriyle Fransa’dan geldi ve dünyada bulduğu yankıyla da bu çözüm beklentisini bizatihi ispatladı.

Dünyadaki çözüm arayışına ek olarak bizdeki daha büyük çözümsüzlük hali büyük ölçüde doğru ve eşgüdümlü çalışmalar yürütmemekle birlikte, veri eksikliğine dayalıdır. Özellikle Osmanlı dönemine ait veri eksikliği bu alanda yapılacak çalışmalarda içinden çıkılmaz bir durum meydana getirdiği gibi eksik bilgilerin keyfi yorumlanmasıyla baştan aşağı zıt tezlerin savunulmasına da sebep olur. Örneğin Donald Quataert, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü adıyla Türkçeye kazandırılan eserinde, yine bu mevzuubahis veri eksikliğini vurgulamakla birlikte, Osmanlı tekstil üretiminin modernleşmedeki başarısızlığı sebebiyle sekteye uğradığı tezini hedefe alır ve bunun çok sorgulanmadan veya ispatlanmadan kabul edilmiş bir doğru olduğuna işaret eder. Böyle hayati meselelere dair, akademide veya ülke genelinde gerekli sorgulamanın yapılmadığı ve genel kabullerin olduğu eleştirisi haklı olmakla birlikte, bu konuda Quataert’in sağlıklı bir tez geliştirmediği de açıktır. Bazı şeyleri fazlaca tekrarlamak, zaten düzensiz olan verileri ikna edici ve tamamlayıcı grafiklere dönüştürmeden art arda sunmak gibi hatalara düşen Quataert, çoğu yerde kendi tezini de sarsan bilgilere yer veriyor. Dış pazarlardan hızla atılan Osmanlı’nın, iç pazarlara yönelik imalatının görmezden gelindiği konusunda hayıflanırken, diğer yerlerde zamanla bu iç pazarların da kaybedildiğine değinmesi bunlardan sadece birisi. Sanayileşme ve teknik gelişimin kutsanmasının batı merkezli bir görüş olduğu, özellikle Hindistan örneğiyle el üretiminin sanayi üretimine direnebildiği iddiası ise Osmanlı ve Hindistan’ın her türlü farklılıkları ve özellikle nüfusları göz ardı edilerek veriliyor. Kaldı ki bu iddia doğru olsa dahi bu direnmenin sürdürülebilirliği büyük bir muamma olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı’da tekstil üretimine daha temelden bakacak olursak; henüz 1200’lü yıllarda dahi, Ortadoğu ve Avrupa’da Türk tekstil ürünlerinin ilgi gördüğünden bahsederek başlayabiliriz.

1400-1600 yılları arasındaysa daha düzenli bir biçimde pek çok farklı coğrafyaya tekstil ihracatı söz konusudur. Bu devrede; lüks ipekliler, “bocassino” diye bilinen ince pamuklular ve daha sıradan dokuma mahsulü olan pamuklulardan “kirbas” adlı ürün de Türkiye’den ithal edilenlerdendir. Sanayi Devrimi’ne kadar Osmanlı’nın tekstil alanındaki üstünlüğü yadsınamaz ve bunun ucuz iş gücüyle tarımsal üstünlüğe bağlı olduğu söylenebilir. Ancak tekstil alanında Sanayi Devrimi’nin ilk dalgasının gerçekleşmesi, içerdiği delikli kartlarla karmaşık desenlerin elde edilmesini mümkün kılarken “delik” veya “delik olmayan alan” ayrımıyla tıpkı yazılımdaki “1” ve “0” mantığıyla çalışmış, dahası bilgisayarın tarihsel gelişimine öncülük etmiştir. Modern zamanlara geçişin önemli referans noktalarından birisi olan Sanayi Devrimi, İngiltere’de ve tekstil alanında gerçekleşti. 1733’te John Kay’in geliştirdiği uçan mekik, sadece dokuma hızını arttırmakla kalmayıp daha düzgün ve kaliteli dokumaların üretilmesini sağladı. Onu takiben Richard Arkwright, yıllar boyu gelişen dokuma endüstrisinin ivmelenerek artan iplik talebi karşısında, iplik eğirmeyi de mekanikleştirme yoluna gitti. Yakın zamanlarda James Hargreaves “Eğirici Jenny” adını verdiği iplik eğirme makinesini geliştirdi. Sonrasında Edmund Cartwright’ın buhar makinesini dokuma tezgâhına entegre etmesiyle ve diğer girişimciliklerle modern üretimlerin önü açılmış oldu. Bu önemli gelişmelerin hemen sonrasında, 19. yüzyılın başında, İskoçya ve İngiltere’de örnek sanayi kentleri oluşmuş, işçi sınıfı doğmuş, hatta iyiden iyiye sistematik olarak pekişmeye başlamıştı.

Bu gelişmeleri takip eden veya bunlardan bağımsızmışçasına ilerleyen alanlarda, tekstilin merkezde olduğu, inkârı mümkün olmayan bir bütünsellik vardır. Ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi ve hatta felsefeye değen bu bütünsellik, insan hayatıyla ilgili “her şeyin teorisi” kabilinden bir içeriği barındırmakta olup samimiyetle, Avrupa ve İngiltere’de üretimi hızlandırıp maliyeti düşürerek rekabet edilemez bir üstünlüğü meydana getirdi. Bunun sonucunda da sayısız kaynaktan doğrulanabilecek şekilde 19. yüzyılda Osmanlı tüm pazarları kaybetti. Buraya gelinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda 60 milyon nüfusa yetecek ölçüde tekstil imalatı söz konusuydu. Bunun ötesinde uzunca bir müddet hatırı sayılır bir ihracat da vardı. Daha da detaylı yapılacak bir incelemedeyse; 1600’ler itibariyle Hint ürünlerinin Osmanlı ve Ortadoğu pazarlarını ele geçirmeye başladığı, İngilizlerin başlangıçta Hint ürünlerini taklit ederek girdiği pazarlardan Osmanlı kadar Hintlileri de saf dışı bırakarak yükseldiği görülüyor. Osmanlı’nın tekstil alanında kayıplarının ivmelenerek sürdüğü 19. yüzyılda, devlet olarak kurduğu veya devralarak iyileştirmeye çalıştığı fabrikalar şu şekildedir; Beykoz Çuha Fabrikası (1805), Malta Fabrikası (1818), İplikhane-i Amire (1827), Feshane Defterdar Fabrikası (1833), İslimiye Çuha Fabrikası (1836), İzmit Çuha Fabrikası (1839), Fabrikası (1844), Basmahane (1850), Karamürsel Şayak Fabrikası (1890). Bu fabrikalardan Hereke ve Feshane fabrikaları haricindekiler, muhtelif sebeplerle kalıcılık gösteremeyerek kapandılar. Kalanlar olduysa da bunlar son derece eskimişti ve kaliteli bir üretim anlamında dikkate alına bilirlikten çok uzaktılar.

Bu süreç sonunda başlarda dış pazarlardan çekilen Osmanlı, özellikle 1838’de İngilizlerle yapılan Balta Limanı Antlaşması sonrasında iç pazarı da kaybederek hızla hammadde satıp hazır ürün alan bir vaziyete geldi. Bugün dahi fason üretim sebebiyle ağından kurtulamadığımız “katma değer üretememe” durumu, o günlerde direkt hammadde satışıyla yaşanıyordu. 1908 sonrası II. Meşrutiyet’le birlikte ekonomik iyileşmeler için önemli atılımlar denendi; örneğin gümrük duvarları %15 gibi bir seviyeye yükseltildi ancak bu da yerli üretimin önünü açmadı. Zira Avrupa merkantilist ekonomi politikalarını uyguluyor, Osmanlı’dan ucuz hammadde alıp ucuz mamul satıyordu. Henüz Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü 1921’de maliye vekili Ferit Bey, ekonominin kaderi haline gelmiş bu durumdan şu şekilde yakınıyordu: “Bize en lazım şey fabrika, gene fabrikadır. Türkiye çalışıyor, üretiyor, fakat ürünlerinden başkaları yararlanıyor. Alın teri dökerek elde ettiğimiz iptidai maddeleri yok pahasına harice satıyoruz. Sonra yabancılar bu maddelerin şeklini değiştirerek bize iade ediyorlar... Kırk kuruşa bir okka yün veriyoruz, aynı yünü bin iki yüz kuruşa bir metre kumaş olarak yalvararak geri alıyoruz.”

Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra, 17 Şubat - 4 Mart 1923 aralığında İzmir İktisat Kongresi yapıldı. Bu kongrede genel olarak girişimcilere uygun kredi, kurulacak fabrikalara yer temini ve teknik eleman yetiştirilmesi gibi kararlar alındı. Bu kararlar açık olarak ekonomide liberal politikaların izleneceğini gösteriyordu. Aylar sonra 24 Temmuz’da Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göreyse kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Osmanlı’nın ekonomik çöküşünün baş müsebbibi olan imtiyazlar yeni cumhuriyetin yakasına yapışamayacaktı. Ancak burada sürekli atlanan önemli bir detay, anlaşma gereği mevcut imtiyazların 6 yıl daha geçerli olacağıdır. Bu da 1929 yılına kadar mevcut kapitülasyonların sürmesi demektir. 28 Mayıs 1927’de 1055 numaralı Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarıldı. İttihatçıların 1909 ve 1910’da hazırlıklarını yaptıkları ve 1913’te çıkardıkları sanayiyi geliştirmeye yönelik kanunla benzeşen bu kanun 1933’ten itibaren geçerli olacaktı. 1929’a gelindiğinde kapitülasyonların fiili olarak da kalkması iyi bir gelişme olarak beklenirken ABD’de başlayan ve tüm dünyayı etkisi altında bırakan Büyük Buhran meydana geldi. Bu aşırı ekonomik durgunluk borsaları birbiri ardına yıkarken Türkiye’de 1930 itibariyle etkileri hissedilmeye başlandı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de liberalizme olan güven sarsıldı. “Görünmez El” artık o kadar da iyi çalışmıyordu. Buradan itibaren ekonomide müdahaleci yaklaşımların önü açıldı. Keynezyen iktisat politikası hızla kabul gördü. Türkiye’de Devletçilik de işte bu atmosferde gelişti.

1931’de CHP parti programına giren devletçilik, 1937’de anayasada da yer alacaktı. Ekonomide devlet kontrolü ve planlamasının ilk ciddi adımı olarak 1931 yılında I. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmaya başlandı. 1933’te Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası ve Devlet Sanayi Ofisi, Sümerbank adı altında birleştirildi. Sümerbank kendisini meydana getiren kurumlara bağlı her şeyi doğal olarak devralmıştı. Bunların sürdürülmesi artık daha planlı ve net bir biçimde sadece Sümerbank üzerinden yürütülecekti. 1934’te I. Beş Yıllık Kalkınma Planı uygulanmaya başladı. Planın tahmini maliyeti 22 adet tesis hedefiyle 41.500.000 TL olarak tahmin ediliyordu. Bunun 10.515.000 TL’si SSCB’den alınacak kredi olarak belirlendi. 21 Ocak 1934 tarihinde Sovyetlerle kredi anlaşması yapıldı. Bu uzun vadeye yayılmış dostane ve samimi yardımı ifade eden bir krediydi. I. Beş Yıllık Kalkınma Planı 1939’da bitmesi öngörülürken 1937 sonunda başarıyla tamamlanmıştı. İlk plan başarıyla tamamlandığı gibi 1937’de II. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmaya başladı. Uygulamaya geçişi 1938 yılını bulduysa da II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı ortamda plan sürdürülemedi.

Genç cumhuriyetimiz, iki dünya savaşı arasında ve kuruluşunun 6. yılında dünyanın gördüğü en büyük ekonomik krizinin yaşandığı ortamda büyük imtihanlar verdi. Günümüze gelinceye dek, çeşitli siyasi yönelimlerle sonraki dönemlerde kuruluştaki anlayış muhafaza edilememiş olsa da son derece başarılı atılımlar gerçekleştirildiği açıktır. Cumhuriyet döneminin devraldığı birkaç işletme dışında, Atatürk’ün sağlığında şu tekstil fabrikaları açıldı; Bünyan Dokuma Fabrikası (1927-açılış), Konya Ereğli Bez Fabrikası (1934-açılış), Bakırköy Bez Fabrikası (1934-açılış), Kayseri Bez Fabrikası (1934-temel atma), Nazilli Basma Fabrikası (1935-temel atma), Bursa Merinos Fabrikası (1935-temel atma), Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935-temel atma), Malatya Bez Fabrikası (1937-temel atma, sadece bu fabrika Atatürk’ün vefatından sonra açıldı) Diğer alanlardaki fabrikaların yapısına ve yerlerine bakılınca da önceliğin yerli tüketimi karşılamak olduğu açıkça görülüyor. Yerli tüketimi karşılamayla beraber her fabrikanın işçi alımı zamanla önemli bir istihdam meydana getirdi. Yine önemli üç farklı tarihe ait işçi sayıları şöyledir; 1913’te Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işçi sayısı 16.975, 1921’de millî sınırlar içinde işçi sayısı 76.216, 1927’de Türkiye Cumhuriyeti’nde işçi sayısı 256.855’tir Yani endüstrinin gelişimi, ihracattan çok “kendi kendine yetebilme” hedeflenerek, iç tüketime ve istihdama yönelik seyretti. Bu bağlamda 1924 ve 1940 yılları arasında belirli aralıklarla pamuklu ve yünlü dokumalara ait önemli istatistikler de şu şekildedir; 1924’te toplam 23 bin ton pamuklu ihtiyacının %4’ü, toplam 3,2 bin ton yünlü ihtiyacının %19’u, 1927’de toplam 23 bin ton pamuklu ihtiyacının %13’ü, toplam 3,1 bin ton yünlü ihtiyacının %19’u, 1929’da toplam 25 bin ton pamuklu ihtiyacının %12’si, toplam 3,3 bin ton yünlü ihtiyacının %24’ü, 1934’te toplam 23 bin ton pamuklu ihtiyacının %52’si, toplam 3,0 bin ton yünlü ihtiyacının %93’ü, 1936’da toplam 22 bin ton pamuklu ihtiyacının %55’i, toplam 3,5 bin ton yünlü ihtiyacının %86’sı, 1938’de toplam 28 bin ton pamuklu ihtiyacının %57’si, toplam 3,7 bin ton yünlü ihtiyacının %81’i, 1940’ta toplam 25 bin ton pamuklu ihtiyacının %85’i, toplam 4,1 bin ton yünlü ihtiyacının %98’i yerli üretimdir.

Görüldüğü üzere yıllar içinde, gözle görülür bir şekilde tekstilde temel ihtiyaçlar çok büyük oranda yerli üretimin karşıladığı bir vaziyete getirilmiştir. Sümerbank’ın fabrika kurmasının haricinde, kurulan fabrikaların üretim kapasitelerinin de ayrı ayrı, kuruluşlarından 1950’ye kadarki olan verilerden hareketle azımsanmayacak ölçüde arttığı söylenebilir. Her kademede müthiş bir hevesle ve özveriyle girişilen işler, yapılan atılımlar, başlı başına bir Sümerbank işleyişi tereddüt etmeden denilebilir ki; hedefine varmıştır. mevzubahis heves ve özverinin açık bir emaresi de 2 Şubat 1938’de Atatürk’ün isim babası olduğu ve açılışını yaptığı Merinos Fabrikası’nın onur defterine kaydettiği şu satırlarda görülmektedir; “Sümerbank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci arttıracaktır. Bu eser, yurdun, özellikle Bursa bölgesinin endüstri gelişimine ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir. Eserin başarılmasından Ekonomi Bakanlığı’nı tebrik ederim. Sümerbank direktörlüğüne teşekkür ve fabrikayı gördüğüm gibi yüksek bilgi, tam düzenli idarede, direktörüne başarı temenni ederim.” Fabrikayla ilgili samimi dileklerini belirten Atatürk, bu açılış maksadıyla gerçekleştirdiği Bursa gezisinden hemen hemen 10 gün kadar önce siroz teşhisi konmuş birisi olarak, son derece bitkin ve rahatsızdır. Ancak buna rağmen, sağlığını riske ederek açılışı yapmıştır. İşte başarıya ulaşan tüm bu girişimlerin arkasındaki özveriyi anlatacak en iyi detay da öyle zannediyorum günümüzde de bize bir ışık vermesi gereken bu durumdur.

image description

Anıl Burak Bektaşoğlu

0 Yorum Yapılmış

Yorum Yap

https://inovatifbakis.com.tr/assets/